2009 yılı en iyi çıkış yapan yazar seçimi

21 kişi hayrettin

evet sevgili sözlükçüler, uzun süre düşündük taşındık ve yandaki 10 + 2 yazarlık listeyi çıkardık. alınanlar gücenenler olacaktır ama napalım, kriterlerimiz belli. 2009 yılının en iyi çıkış yapan yazarını arıyorduk. 2009 öncesinde parlayan yazarları listeye almadık bu yüzden. listede olmamanız kötü bir yazar olduğunuz manasına gelmez. sadece buraya girecek kadar tanınmadığınız manasına gelir. o yüzden lütfen itiraz edip şu güzel ortamı bozmayın. hem öyle olsa ben kazanırdım, yine ağlardınız oğlum!

+2 kontenjanı, "abi ben niye yokum ki listede yææ? :(" diye ağlayan, evli ve evli oldukları için yarı ölü sayılan iki yazarımıza ayrıldı. bilin bakalım onlar kim? lsdkfjlsdkjflsdkjfs. yazık la, üzülüyo insan. jüri yüreği işte yufka oluyor bir yerde :/

buyrun adaylar sağ yanda. altın kısrak sizin oylarınızla sahibini bulacak! bütün yazarlarımızın ayağı düz bassın. bahtınız açık, yolunuz falan filan işte öfff :/

not: "çıkış yapmak" üzerinden, çıkıp gitmek esprisi her yapıldığında bir peri ölüyor :/
Read On

2009 yılının en iyi çıkış yapan yazarını seçiyoruz!

80 kişi hayrettin

ne yazarı olacak oğlum, elbette sözlük yazarlığından bahsediyoruz. sözlük yazarlığının piri olmuş bir jüri tarafından, 2009 yılında sözlüğe adım atışıyla ortalığı ayağa kaldıran, genç kız/erkeklerin yüreklerine kor ateşler düşüren yazarı seçiyoruz! bu seçimin son derece demokratik olması için de adayları sizlerin belirlemesine karar verdik. yorum kısmına herkes kendi adayını yazdıktan sonra, eşsiz jürimiz ilk onu belirleyecek. sonrası malum işte, anket yapıcaz ve yine sizler seçeceksiniz bu müttiş yazarı. demokrasi resmen içimize işlemiş la!

elbette hem en iyi çıkış yapan yazara, hem de oy kullananlara süpriz ödüllerimiz de yok değil :/
Read On

seç biyen al *

9 kişi hayrettin

adam1: aloo, kaba naber karşim?
kaba: iyi bro nolsun, sen nassın?
adam1: iyi iyi, kaçta geliyon semte? erken gel de maçtan önce geniş geniş içelim mınakoym!
kaba: yaa ben zaten bienalde olcam, haber ettiğiniz an damlarım olm. yakın sonuçta.
adam1: dienar mı? ne işin var lan dienarda?!!
kaba: dienar? :/mühim bişi deyil. sen beşiktaşa gidince ara işte, ben gelirim hemen.
adam1: taam karşim. dienar demek... neyse görüşürüz.
kaba: görüşürüz.

****

adam2: aloo kaba karşim naber?
kaba: oo abim, iyidir yaa sen nasılsın?
adam2: eyvallah. gidiyon mu maça?
kaba: elbette abi.
adam2: kaçta semtte olucaksınız? bi görüşelim maçtan önce özledik olm.
kaba: abi millet kaçta derse orada olurum. zaten karaköy'deyim, yakındayım yani.
adam2: ben de sabah ordaydım la...
kaba: aa bienale mi geldin abi?
adam2: ney? yok lan halat almaya gittim tekne için.
kaba: haa taam abi, gelince ararsınız işte.
adam2: tamam. ney demiştin demin?
kaba: boşver abi, görüşürüz :((

****

adam3: alooo kabaa?
kaba: baarma lan! noldu?
adam3: nabyon adamım? kaçta iniyon semte?
kaba: neblim la, millet ne zaman derse?
adam3: nerdesin ki sen?
kaba: karaköy'deyim.
adam3: ehuehue olm cenabet gelme la maça, zaten takımın durumu fena ehuehuehe
kaba: aman ne komik! sigigit!

birgün içinde gerçekleşmiş telefon konuşmalarından bazılarını okudunuz. biliyorum; benim gibi bir sanat aşığının çevresinde bu adamların ne işi olduğuna şaşırdınız. şaşırmayın. ben şaşırmıyorum çünkü. ÜZÜLÜYORUM! adamın daha dienara tahammülü yok, ben bunlara bienali nasıl anlatayım la? :/

o gün maçtan önce görüşeceğim pek sevgili sevgilimin, bu buluşmayı bienalle şenlendirme teklifini coşkuyla kabul ettiğimde, bu tarz konuşmalar yaşayacağımdan haberdar değildim elbette. ki bunlar o günkü talihsiz konuşmalarımın tamamı da değil. misal yolda denk geldiğim bir başka arkadaşımın, en başta bienale gittiğimi duyunca coşum olması ve beni bienalle ilgili bombardımana tutması da var. özellikle görmemi tembihlediği bir eser için, "yanında, altında filan ne anlattığı yazıyo mu?" diye sormamdan sonra, "abi sen bienale kimle gidiyon? :/" diye tepki vermesi sonra... yani diyor ki, "abi sen eş durumundan gidiyon heralde bu bienale?". bak bak densize bak! lan nalakası var? beni tanıyan herkes kavramsal sanata olan tutkumu bilir! modernlik nerde ben ordayım oğlum! modern dans mesela (meditatif?). yeğen var benim, modern dansın kralını yapar. çocuk zencilerden daha iyi rep yapıyor. yengem az mı ağladı, "bu çocuk yüzünden ku klux klancılar evimizi kundaklayacak" diye tehey.

---sevgili okurlar, bir önceki okuduğunuz paragraf biraz sert oldu farkındayım. lakin arada perde astım lan sinirliyim!!---

neyse işte, bienale gitmeden önce sabah erken kalkıp son bi tekrar yaptım. retrospektif, enstelasyon, minimalizm, küratör, kuruvazör, kombi mombi gibi hayati değer taşıyan kelimeleri ezberledim. sonuçta bizim çekyatlarla uyumlu bir tablo, bir biblo miblo bişey de almak istiyordum ne zamandır. bu bienal ziyareti iyi olacaktı o yüzden.

karaköy'e vardığımda bizim hanımlan arkadaşı antrepo ziyaretini bitirdiğinden istanbul modern'e geçtik. antrepo kısmını kaçırdığım için aklım orada kaldı. sonuçta belki de bizim çekyatlara uygun işler vardı dostlarım, öyle hemen şeyapmayın. bu yüzden bişiler yiyip izlenimlerini benimle paylaşmalarına karar verdik. yemeklerimizi yerken çantadan bir kitap çıktı. adamlar bienalin kitabını yapmış la kaçırdıysanız üzülmeyin. o kitapta, sol tarafta gördüğünüz eserle ilgili üç sayfa yazı vardı! ortası yenmiş bir dilim ekmek için üç sayfa yazı la! neler anlatmıyormuş ki bu ekmek tey tey. bunun üzerine ben kitabı çıktıysa kesin filmi de yapılır diye düşünüp, filmini beklemeye karar verdim. la bi dilim ekmek anasını satim yaa. modern sanat engin bir derya resmen!

birkaç kadeh içtikten sonra, istanbul modern'deki sarkis'in "site" sergisini gezmek için hazırdım. sergiye girince eleştirmen yönümü hakkıyla gösterebileceğim eser arayışına girmiştim bile. o an gözüme sağ yanda gördüğünüz korkuluk ilişti. sonuçta zamanında teyip sardıktan sonra allahı kayan kimbilir kaç tane doksanlık kaset tamir etmiş adamım. ben anlamayacaktım da kim anlayacaktı o cinneti?! sarkis de arabada dinlemelik kasedini teybin elinden zar zor kurtardıktan sonra tamir etmeye çalışırken delirmişti belli ki! kim delirmez ki o durumda dostlar? tam bir sabır imtihanıdır o tamir işlemi. ve sarkis bunu, o bantı korkuluğa çevirerek çok güzel imgelem şeyi haline getirmişti. ben bunları gerine gerine anlatırken, top sakallı bir arkadaşın ayıplayan bakışlarını görmemle biraz şeyolmadım değil :(( hemen uzaklaştım korkuluktan. yara alan imajımı tedavi etmem gerekiyordu ve aradığım eser karşımdaydı!!

hemen sağ elimle çenemi ovuşturmaya başlayıp, eleştirmen duruşumu takınmış, "işte gerçek bir sistem eleştirisi! sarkis gerçekten emperyalist şeylerinin kalbine batırmış sanat hançerini adeta! azalan su kaynakları ve bunları şişeleyip bize satan kompradorlar bundan daha iyi imgeselleştirilemezdi. sonuçta hepimiz çocukken mahallelerimizdeki musluklardan kana kana su içiyorduk ama şimdiki çocukların böyle bir şansı hiç olmayacak..." diye nefes almadan hünerimi sergiliyordum ki... "birader bi çekil de su içelim, dilimiz damağımız kurudu!" diyen ve omzumu tıptıplayan o özgüven yıkıcıyı, o şerefsiz top sakallıyı gördüm sol omuz başımda! zebani sanki amına koduğum!! bu son darbe olmuştu adeta can çekişmekte olan imajıma. bunu kaldıramazdım dostlarım yoo yoo. hemen uzaklaşmalıydım o şer yuvasından!! ve koşmaya başladım...

daha üçüncü adımımı atmamıştım ki, sabah beri ayağımdan çıkmasınlar diye ayak parmaklarımı dürerek gezdiğim, anamın seneye de giyeyim diye iki numara büyük aldığı sıpor ayakkaplarımdan biri ayağımdan fırladı :(( ben tek ayağımın üzerinde üç dört kez sektikten sonra ancak durabilmiştim ki, ne göreyim?! bir sanat aşığı manitasıyla birlikte yerde aciz bir şekilde yan yatmış olan ayakkapı yorumlamaya başlamış bile! "işte yalnızlaşan modern insanın çaresizliği ancak bu kadar muhteşem anlatılabilirdi! bravo sarkis!" gibi şeyler zırvalarken, kemik çerçeveli gözlüklü şerefsiz, ben beş altı adım ötede çömelmiş ağlıyordum :((

sevgilim kendisini ittirip, ayakkapımı bana uzatırken, hayatıma kast eden top sakallı ibne ise etrafıma insanları toplamış, "işte dünyada gelir dağılımının adaletsizliğinin olabilecek en güzel yorumu! gerçek bir başyapıt!" gibi şeyler söyleyip bıyık altından gülüyordu. sevgilimin elinden ayakkkabımı alıp giydim. gözlerimdeki yaşları silip ayağa kalktım. top sakallıya yanaşıp, "sen o sikik entel arkadaşlarınla, elli kuruşa çay içip sigara dumanı altında ömrünü tüketirken, ben yiyorum lan adaletsiz gelir dağılımının kaymağını piç!" dedim kulağına ve koşmaya başladım! bu kez ayakkaplar ayağımdan fırlamasın diye asla yerden kaldırmadım ayağımı....

****
adam4: kaba nerdesin lan? gelmiyon mu maça?
kaba: geliyorum olm! daha şimdi çıktım bianelden.
adam4: off demirel taklidi yapmak doksanlarda bile demodeydi be olm, binaleyh ne yaa :/
kaba: çenemin bağını sikeyim ben kendim bizzat!
adam4: ahahaha sakin ol lan!
kaba: bana bi büyük söyleyin on dakkaya ordayım!!

* başlığı birkaç hafta önceki penguen'deki dudullu postası'ndan apardım :/
Read On

türk soluna sesleniş!

14 kişi hayrettin

breh breh başlığa bak, hey gidi lskdflksdfjls. insan hayatında bazı anlar vardır ki o anlara, biz bilim adamları "dönüm noktası" deriz. o andan sonra hayat asla eskisi gibi olmaz. yıllar evvel, televolelerin televole olduğu zamanlardan birinde, ben böyle yayılmışım televizyonun karşısında, acar muhabirlerimizden biri de avrupa'nın çeşitli yerlerindeki gurbetçi gençlerimizin burnuna mikrofunu, gözüne kamerayı sokup, türkiye hakkında sorular soruyor. gece kulübünün birinde, alabildiğine dekolte, dans etmekten bitap düşmüş, kanter içindeki bir kızcağızı yakaladı bu. kızımız tam gurbetçi prototipi. böyle üç gün fondötene yatırılmış , üstüne iki kat astar çekilip subazlı plastik boyayla renklendirilmiş bir yüz, saçlar civciv sarı, kaşlar zifir siyah, her tarafından altın takılar sarkmakta. işte bu hanımkızımıza muhabirimiz, "türkiye'nin başkentini biliyor musun?" diye sordu. zaten gece kulübündeki baslardan hanım kızımızın kulaklar pert, beyin de pelteye dönmüş, anlamakta zorluk çekiyor. iyice yaklaştırdı kulağını muhabirin ağzına, "ney?!!" dedi. muhabir soruyu tekrarladıktan sonra, "elbette biliyorum" dercesine başını aşağı yukarı sallayıp, mikrofunu yuttu :/ lsdfjsldkfjs yok lan yutmadı, ama bayağı yaklaştı yutmaya. ve benim kaykıldığım koltuktan zıplamama sebep olan cevabı yapıştırdı: "ADANA!!"

ya insan başkenti bilemeyebilir. ne bileyim, atatürk'ün ilk rakı içtiği tarihi, efendime söylim papatya ekmeğin fiyatını falan, birçok şeyi bilemeyebilir. bunlar mühim değil. ama o kızın şivesi!.. ses tonu!.. yıllar geçti ama hala kulaklarımda la :/ şöyle açıklamaya çalışayım: sesinizin en kalın halini, kelimeyi olabildiğince gırtlaktan söyleyerek kullanın. her heceye ölümüne vurgu yapın ama. hatta vurgu hafif kalır, çekin silahı, her heceyi vurun! 'da'yı vurduktan sonra üzerinde zıplayın bir de. zira en önemli hecemiz o bu kelimenin telafuzunda. off yazarak anlatmak çok zor bunu. birgün ben size uygulamalı gösteririm. o zaman bana hak verirsiniz eminim. şive komiği yapacam la yaşadınız lsdfjklsdkfjslf. yaa ben bu olaydan yıllar sonra içkili bir ortamdaydım, dalmış bulunup "ADANA" dedim. masadan biri "aman allahım sen!! sen, o gurbetçi kızı biliyorsun!!!" dedi. sarılıp ağladık :( o yüzden bana hatırlatın size bir kez "ADANA" diyeyim.

ben bu kızı izledikten sonra, anladım ki artık hayatım asla eskisi gibi olmayacak. ertesi sabah erkenden kalkıp taksime gittim. zira şengen konsolosluğunu bulmam gerekiyordu. vize onlardan alınıyormuş; öyle demişti bi abi. ben avrupanın neresine denk düştüğünü bilmediğim şengen ülkesinin konsolosluğunu istiklal'de ararken, arkamdan biri ense köküme bir tane patlattı ve o gür sesi duydum! o sesi ve o tarz el şakalarını nerde olsa tanırım: travis and tyler durden! "nabıyon lan kabaaa?!" dedi, el ense çekerken. durumu hızlıca izah ettim. "ee ne var bunda, türkiye'nin başkenti adana diyil mi olm zaten?" dedi, iflah olmaz(?) adanalı t&t. ben kendisine, "sürekli üçüncü sayfalara haber olmanın bir şehrin başkent olması için yeterli kriter olamayacağını, zaten başkent dediğinin, içinde barındırdığı palamento dolayısıyla genelde ilk sayfada haber olduğunu" tane tane açıklamaya çalışırken, o, koluma girmiş beni nevizade'ye doğru sürüklüyordu bile. ikinci birayı içerken, ben o gurbetçi kızı bulmaktan vazgeçmiş; dahası, başkentin adana, cumhuriyetimizin kurcusunun ise hacı ömer sabancı olduğuna ikna olmuştum...

***

geçtiğimiz pazar sabahı, ankara'dan gelen misafirlerimi, boğazda bir kahvaltı yaptırarak ezmek için almaya giderken, o günün de bir dönüm noktası olduğundan habersizdim elbette. ben, sadece şehirlerinde deniz olmayan o garibanlara boğazı izleterek üstünlük taslamak peşindeydim. fakat yolda, tam ortalarına düştüğüm bir konvoy her şeyi değiştirdi. zira onlarca arabanın üzerindeki bayraklar ve en önemlisi "mustafa sarıgül dişi" posterleri gözlerimi kör etti! her taraf beyaza bulandı! lanet olsun hiçbir şey düşünemez olmuştum. güneş mustafa sarıgül dişi, asfalt jöleli mustafa sarıgül saçı olmuştu adeta. çengelköy'de kahvaltımızı ederken, ankaralı misafirlerim denize sırtımı dönmemi, sürekli burada yaşamaktan kelli boğaza yüz vermeyişime yorsa da, gerçek bu değildi. suyun üzerinden yansıyan her bir hüzmenin, zihnimde mustafa sarıgül dişine dönüştüğünü bilemezlerdi ki!! nerden bilsinlerdi istanbul boğazının benim için o an devasa bir mustafa sargül gülümsemesi olduğunu?!! :((

ah ben ne bileydim?! vay ben nerden bileydim başıma geleceklerin bununla sınırlı olmadığını?! çekilecek çilem varmış a komşular :( akşamına, dedik gidelim iki türkü dinleyelim, hazır erkan oğur ile ismail demircioğlu bostancıda sahne alıyormuş, huşu içinde kendimizden geçelim... ama benim bahtım kara! ama benim alnımın yazısı yazı değil amına koyayım! gittik bostancıya. gittik gitmesine lakin, ne göreyim?! bu bir yardım gecesi değil miymiş? ben yüzyirmi yıl sonra yeniden sol bir ortama girdim o gün. üstüm başım sol jargon oldu la :/

söz konusu organizasyon küba'ya yardım organizasyonu imiş. kasırgadan zarar gören küba halkı için birleşmiş eller. birleşsin ziyanı yok. çorbada tuzumuz olduysa ne ala. lakin, neden bana o eziyeti yapıyorsun arkadaş sen?! ben zaten sabah beri, türk solu neden bir dizi beyaz dişin ışığına kapılmış, neden bir kutu jöle peşinden gidiyor onu çözememişim daha!! sen bana neden nefes almak için zaman tanımıyorsun?!!

etkinliğin sunucusu, her solcu rakı masasında en az bir adet bulunan tipte bir abi. sesi sigara ve alkolden çatal çatal olmuş (çatalhöyük), bıyıklar nikotin sarısı, kot pantola girmemekte direnen bir gömlek ve onun üzerine giyilmiş bir yelek! bu adamlardan, şayet denk geldiyseniz bilirsiniz, tüm solcu rakı masalarında olur. ikinci dubleden sonra şiir içinde bırakırlar masayı. bunların yüzünden salatadaki taptaze yeşillikler pörsür, soğanlar yıvışır. ağız tadıyla içirmezler insanı. işte böyle bir abi sunuyor organizasyonu. ve elbette, elinde tuttuğu mikrofonu yok sayarak, bağır çağır sunuyor. bu öyle fantastik bir gece ki, kutsal küba bayrağını daha yukarı taşımak için yeminler ediliyor çatalhöyük abi önderliğinde! lakin, bu yeminleri, türkçe bilmediği için anlamayan tek kişinin, salondaki tek kübalı olmasını kimse iplemiyor. hatta, o anda orada bulunan insanlar içinde o abi dışında küba'yı görmüş kimsenin olmaması da benden başka kimseyi ilgilendirmiyor. o abinin de gördüğüne emin değilim ama, büyükelçi olduğuna göre bir kez de olsa küba'da bulunmuştur diye tahmin ediyorum. çatalhöyük abi, emperyalizmin ve elbette amerika'nın anasına bacısına yeterince sövdüğümüze kanaat ettikten sonra, gecenin ilk sanatçısını davet ediyor sahneye: şevval sam! yaa siz bir saat boyunca şevval sam sevimliliklerine maruz kaldınız mı arkadaş, bana bi deyin hele?! eteğini iki yandan tutup, ilkokul müsameresindeymişçesine sağa sola yarım tur salınan bir şevval sam diyorum size!!! lütfen anlayın beni. lütfen anlayın isyanımı!!! yaa bana ibnelik yapmayın, isyan ediyorsam sebebi var lan!!!

sevgili türk solunun duayenleri! ben, yüzyirmi yıl sonra tekrar sol bir ortamda bulunmuş olan kaba şimşek, gördüm ki zerre ilerlememişsiniz yahu! yaa gıdım ilerlememişsiniz ama! gördüğüm tek değişim, samsun sigarasındaki ısrarınızdan vazgeçmiş olmanız. bu da bişey elbette. ama yetmez!!! şimdi bazı tespitlerimi madde madde paylaşacağım sizlerle! artık kendinize bu bilgiler ışığında bi çekidüzen verirsiniz heralde!!!

dost

sldfjksdlfkjs yaa abi bu ne yaa?! hayır bak, iyelik de kullanmıyorsunuz ki bi şeye benzesin. gerçi öyle bile fena ama "ahmet dost" ne yaa? keza bununla birlikte, bir de "arkadaş" var. onu da iyeliksiz kullanıyorsunuz. "fidel arkadaş" sldfkjlsdkfjs. yapmayın abi! iyelik kullansan o da ayrı dert. sanki koluna girip bi hava almaya çıkaracak, dışarıda da temiz bir dayak atacakmışsın gibi olur. "arkadaşım sen bi gelsene şöyle!" gibi. bence bu iki hitap şeklini ivedilikle (ivediliği de silin eliniz değmişken sldkjflsdkfjs) silin jargondan. hacı deyin, hafız deyin, aga deyin, yaa biLader bile olur. valla bak, hepsi olur yaa, ama dost ve arkadaş bitsin artık. söz konusu gecede, o kadar çok dost ve arkadaş dendi ki dört dişim çatladı sıkmaktan :(( mustafa sarıgül nasıl tahammül etmiş yıllarca anlamak güç. şimdiye onun hiç dişinin kalmaması gerekiyordu halbuse. ama günden güne artıyor adeta adamın dişleri :/

repertuar

bir çırpıda ilk aklıma gelenleri sayayım: dostum (hala mı yaa lskdfjsldkjflksdf), arkadaş (ulan bu hitap stillerinin sebebi bu şarkılar mı yoksa lsdkjflsdkfjs), karlı kayın ormanı, leylim ley, çökertme, ey özgürlük, bekle bizi istanbul, çav bella ('çal' diyo lan yarınız lsdkfjdlskfjs), potpori, oyun havalarısdlkjfsdlkfjlsdfs... ilk aklıma gelenler bunlar. elbette çoğaltılabilir. her bir araya gelişinizde şunları söylemeyin artık. zaten hepi topu yedi nota var, milyonlarca şarkı yapıldı siz uyurken :/

mesela, o arkadaş şarkısını, onaltı yaşında bebelerin bir terennüm edişi var, sanırsın yirmi arkadaşını devrim mücadelesinde şehit vermiş. gözler dalıyor, sigara körükleniyor teheeey. yapmayın!

zülfü livaneli'nin sesi devrimi engelledi abi benden söylemesi. enerjiniz çekildi haberiniz yok. nasıl tahammül ettiniz o sese yıllarca?! sırf bu yüzden çıkarın repertuardan onun şarkılarını bence.

diğerleri neyse de, çökertme'yi repertuardan çıkarmanız şart! büyük bir çoğunluk bu türkünün, istanbul'dan bodrum istikametine gitmekte olan "halil arkadaş" idaresindeki 34 ttv999 plakalı otomobilin, mıcır yolda, sürücünün bir anlık dalgınlığı sonucu kontrolden çıkarak, karşı şeritten gelmekte olan "ibram çavuş" idaresindeki 48 zzz 777 plakalı kamyona çarpması sonucu meydana gelen kazada ölen "halil arkadaş" (41) için yakılmış bir ağıt olduğunu sanıyor bence. yoksa neden "burası da 'asfalt' değil halilim" desinler ki? :/

tek sorun bu da değil çökertme hususunda. bunu söylediğiniz an otomatikman birileri çıkıp oynuyor! ona oynamak denirse tabi sldkfjlsdkfs. genelde bu cevval arkadaşlar ağır alkol etkisi altında oluyorlar. e zeybek dediğin şey de biraz denge istiyor malum. zira tek ayak havada duruyorsun saniyelerce. ama bu amcalar alkollü! onu da geç, yıllarca solcu rakı sofralarında çatalhöyük abi gibilerden şiir dinleye dinleye orta kulağı da ellerine almış oluyorlar. yani denge problemleri default zaten bu amcaların. o zaman da zeybek oynamıyorlar da sanki tarihteki tüm zeybeklerin kemiklerini sızlatıyorlar el birliğiyle. bu da çökertmeyi çıkarmanız için önemli bir sebep sanıyorum. lan hiçbirine aklınız yatmadıysa o amcalara acıyın amına koyim! hiç mi insafınız yok yahu?! düşüp kıracaklar götü başı!!! çökertme konusunda sorun çıkarmayın lütfen!!

che tişörtü

genç solcular için diyorum. yeter la! bolivyalısı, kübalısı bu kadar benimsemedi adamı. lan fidel sizin kadar sevmedi adamcağızı yeminle! ev tişörtü yapın artık onları rica ederim.

halay-ı mukaddes

lsdkfjsldkfjlsf tabi ki yok lan öyle bişey! olmasın yani. ama siz öyleymiş gibi davranıyorsunuz; canım sıkılıyor. abi halay o! eğlence yani. nasıl anlamlar yüklediniz üç ileri, iki geri bir aktiviteye ya. o nasıl ciddi ifadelerdir öyle sdlkfdslkfjs. bari çeşitlendirin. hep aynı olmasın. gerçi onu bile beceremiyorsunuz; ben de kimden çeşit bekliyorsam?! o katıldığım gecede, sekiz kişi halay çekti, sekizi de ayrı emprovize takıldı sldkfjsdklfjs. istatistik bilimine göre bir yerde bazı hareketlerin en azından iki kişide senkronize olması gerekiyordu ama herifler bilimi de dize getirdi la sdkfjlskdfjs. çalan müzik ne olursa olsun, ritm ne olursa olsun, elleri belinde hep aynı şekilde seken yeşilli ablayı saymıyorum bile. onu bilim incelemeli! en azından ortopedistler incelesin. zira sanırım kendisinde kalça çıkığı vardı; kalça sürekli sağa çekiyodu :/

sakal bıyık

erkeklere karışmam bu konuda. adam sakallarının arasında bir şey besliyor belki, belki bir habitat olmuş orada (suavi) o sebepten karışmam. ama kadınlar... abla allah aşkına tıraş olun yaa :(( solcu bıyığı kavramı erkekler için var, siz hepten karıştırdınız her şeyi birbirine! yandı devreler resmen! iple de alabilirsiniz. ilk aşamada kalın ip alın ama :/

saç

kadını erkeği fark etmiyor bu konuda. niye besleme model geziyorsunuz arkadaş?! gidin benim berbere, selamımı söyleyin, düzgün bir model yapsın. içim parçalanıyor sizleri öyle gördükçe yaa :( hayır! mustafa sarıgül'ü örnek almıyorsunuz o konuda?! ülkemizin jöle rezervleri bu yükü kaldıramaz!!

bülent ecevit

biliyorum, emperyalist dünyanın söylediği her şeye şüpheyle yaklaşıyorsunuz. inanasınız gelmiyor. ama benim adli tıpta tanışlarım var, vallahi ölmüş rahmetli. yaa sizin yüzünüzden "ölmüş rahmetli" gibi saçma sapan bir kalıp kullandım, delirttiniz beni. öldü adam! bana inanmıyorsanız rahşan ecevit'e sorun. o yaşıyo hala :\ yaa abi saçmalama ne elvis'i ne diyon bi git şurdan yaa! alın lan şunu başımdan!!! adam için helva kavurun, lokma dökün bir şey yapmak istiyorsanız. oy vermeyin lan ölü adama; günah! sarıgül'e de vermeyin ama :( ohooo siz harbi hiç beni dinlemiyorsunuz. kızıyorum ama!

can baba

hepiniz mi rahmetliyle rakı kadehi tokuşturdunuz anlamıyorum ki ben lsdjkfsldkfjlsdkfj. onbeş yaşında adamların bir can baba deyişi var, sanki şiirlerini ilk onlara okutmuş "yaa şöyle bişi yazdım nası olmuş?" diyerek. nabıyonuz abicim? can yücel deyince değeri mi azalıyor? yoksa can baba deyince siz mi kıymetli oluyorsunuz? nazım hikmet'e bir müddet daha nazım deyin ama bu can baba muhabbetine son verin! "nazım" şeklinde hitabı da bu ekstra duruma alışana kadar izin veriyorum ha ona göre!! sonra o da bitecek.

deniz baykal

yuh artık bunu da benim söylememe gerek yok heralde sldkjfsldkfjlsdkfjs. bak hemen mustafa sarıgül diyo yaa! la olm nalakası var?! ikisini de silin aklınızdan. sarıgül kabineyi saba tümer'iyle, izzet yıldızhan'ıyla doldurursa napacan?! avrupa birliği gözümüzü alıyorsunuz deyip hepten sırtını dönmez mi bize?! pancurları kapamaz mı dangalak?!!! yaa bu sarıgül'e günde iki paket sigara mı içirsek? yanında da bol şekerli kahve? bence güzel fikir. düşünün bunu.

***

neyse ki şevval sam'dan sonra erkan oğur ve ismail hakkı demircioğlu çıktı da sahneye, normale döndüm. bu normale dönmüş halim. dönmesem, üç cilt yazardım heralde lsdkjflsdkfjs.
Read On

kaybolan değerlerimiz #1: çocuk döğüştürmece

7 kişi hayrettin

geçip gideeeen huuuu zamanları huuuuu bir yerlerde bulsaaaaam... demiş ya mirkelam. işte benim ne zaman böyle kaybedilmiş, yitirilmiş, unutulmuş örflerimiz, ananelerimiz falan aklıma gelse, böyle bir kötü oluyorum. bi bişey oluyorum o zaman ben. midem falan ekşiyo la! soda da işe yaramıyo, ne pis bişey o yaa :( e dedim madem şeyoluyorum, o zaman sosyal sorumluluk saybisi bir insan olarak bunları yazayım ki gelecek nesiller bihaber olmasın bu güzelliklerden. çünkü efendim, söz uçar yazı kalın! bold italik :/

malumunuz, halk arasında çocuk denen, biz bilim adamlarının PİJ diye tabir ettiği insan yavruları var. bu yaratıklara bilimsel açıdan bakarsak, bunlar aslında biz yetişkinleri eğlendirmek için varlar. işte böyle alıyorsun ortaya oynuyosun falan. ne bileyim havaya atıp tutmaç mesela. ya da işte küfür öğretip, ona buna anansikim dedirtmeler şirin şirin. bu şekil şeyler için varlar. işte bu eğlencelerden bir tanesi de bunları döğüştürmecedir. geleneklerimiz böyle lan. bu gelenek bunlardaki bir bug'dan dolayı bulunmuş zamanında. çünkü bunlardaki o bug yüzünden büyüyüp semirmelerini engelleyemiyorsun. büyüyor pijler. o zaman da havaya atıp tutmaç olmuyor mesela. beli ağrıyor insanın. işte, "git şuna ananıskim de" dediğin zaman sana küfür edip kaçıyo falan pij. işin yoksa onun peşinden koş. kim uğraşır diye düşünmüş atalarımız bu koşmaların üzerine ve işte bu çocuk döğüştürmece çıkmış ortaya.

bu iş için ihtiyacımız olan şey sadece iki adet maksimum beş yaşlı ingiliz tayı lskdflksdfjls. şaka lan hemen gaza gelip atlara vermeyin zavallıları. en fazla beş yaşında iki velet buluyorsunuz. sonra bunlara bir takım sihirli sözcükleri söylemeniz icabediyor. misal, "la ahmet bu vedat seni dövermiş" gibi. ya da nebleyim, "ahmet, vedatı döversen sana gazoz alırım ama sen dövemezsin heralde" gibi. bu tarz gaz verici şeyler söylüyorsunuz. o zaman bu gerizekalılar hemen, "yöööeee bog dövör ben ona bi vurarsaaaam" falan gibi embesil embesil konuşup saldırıyorlar hasımlarına. hazırlık evresi çok basit lan. sonra keyifli keyifli izliyorsunuz ;)

şimdi bazılarınız çıkıp bunun insanlık dışı falan olduğunu söyler kesin. halbuse bunu öyle horoz döğüşü, ya da neblim köpek döğüşü gibi, efendime söylim deve güleşi gibi düşünmeyin. sonuçta onların beyni yok. tabi olm, denize girip deve güleşi yapan adamda beyin mi olur?! köpeğin, horozun falan analitik düşünmesini bekleyecek halimiz yok heralde. ama çocuk la bu, insan yavrusu yani. hani düşünebilen varlıkların yavrusu. e yaşı da olmuş BEŞ! artık bana onu savunmayın o saatten sonra. akıllı olsun, gaza gelmesin; bananesi.

hem bak mesela, şimdi bu geleneğimiz yaşıyor olsa fena mı olur? üzerinden bahis falan oynanır, devletimiz de kazanır, biz de kazanırız. iddaa gibi la. canlı yayınları olur, canlı yayın gelirlerinden aileleri de sebeplenir. zırlayıp, oraya buraya sıçmaktan başka bir işe yaramayan o yaratıklar, aile bütçesine katkı sağlamış olur. bence olur bunlar. olurdu yani. şayet biz millet olarak bu kadar batı hayranı olmasaydık. bir bir kopardılar bizi köklerimizden allah kahretsin!

ben ortaokuldayken, bakkalın oğlu alpay'la bu spora gönül vermiştik. benim döğüşçüm mesut'tu. mesut böyle gürbüz bir çocuk. cüssesiyle rakiplerinin içine korku salıp, maça bir sıfır önde başlardı. aslında biraz yüreksizdi ama kafası pek çalışmadığı için döğüştürmek kolaydı. cüssesinden sonraki en büyük özelliği ÖLDÜRÜCÜ EFEKTLERİYDİ. zaten onlar da olmasa cüsse falan sökmezdi yani. "mesut la bu fikret seni sikermiş, öyle diyo" dedim mi, "yaaa ben onu sikerim bi kere" deyip, gözünü kapar, boşluğa doğru savururdu yumruklarını, DıFŞ GiŞşşŞ falan diye diye. hıyarın tek handikapı, gözlerini kapamasıydı. allahın tırsağı yaa. neyse ki diğerleri bunun cüsse ve efektlerden ölesiye korkuyordu da fazla saldıramıyorlardı. alpay'ın az kolasını içmedim o zamanlar ;)) ta ki alpay sercan'ı keşfedene kadar. sercan mesut'un yarısı kadardı ama kemikli insan siniri varmış pijde, bilemedik ki o zaman. alpay'a karşı tek mağlubiyetim odur. ibnenin evladı nasıl zıpladıysa mesutun üzerine, amına koydu şampiyonumun. zaten kariyerimizin bitmesine de o pij sebep oldu.

bu mesut'un amına koyuyordu tam. benim zaten moralim bozulmuş, mesut'un amına koyacam maçtan sonra, ona bileniyorum. bir yandan da alpay'ın soktuğu laflar var filan. delirmişim. faul yaptı pij! ısırıyo la mesut'u! BENİM ŞAMPİYONUMU ISIRIYO ARKADAŞ! faul olunca tabi ben hemen araya girdim. aldım mesut'u elinden. bu da ben araya girince gaza gelmiş götveren, hem ağlıyo, hem küfrediyo, arkamdan doğru hamleler yapıyo sercan'a doğru. ben, "SAKİN OL ŞAMPİYON" falan diyorum buna. içimden de "ben birazdan sikicem senin ananı" diyorum tabi! neyse la bi baktım ben, sercan da ağlıyo. lan buna noldu dememe kalmadı, baktım ağzı kanıyo. ayırırken elim mi çarpmış ne. hemen tabi çikolata filan verdik bunlara en ucuzundan. ama rüşvet sökmemiş ibneye. beş dakka sonra anası geldi bi hışımla. bir takım rencide edici laflar filan. yaa diyoruz, "birsen abla biz manyak mıyız? neden döğüştürelim çocukları? onlar kendileri şeyolmuştu biz ayırdık, hatta çikolata falan verdik". ama dinletemedik kadına. rencide edici tavrına devam edince, biz de, "eeeh ne var yaaa eylendik biraz ahbap, sakin ol ha!" falan dedik. tabi kendisine bizi rencide etmesi yetmemiş zaar, anneme de gitmiş anlatmış :(( akşam evde annem de rencide etti biraz. sonra bırakmak zorunda kaldık bu nefis geleneği :((

şimdi mesela bakıyorum ben gençlere, hep sanal olmuşlar. ellerinde bi joystick, sanal sanal çocukları döğüştürüyolar. hep suni her şey :( halbuse şimdi devam etse bu gelenek, internetten de yayınlarsın vebkemle filan. bahis de oynatırsın illegal. mis gibi olur la. ah ulan sercan, bir devri bitirdin ibnenin evladı!

EsKİdEn KoMŞuLuK VaRDı!!!
Read On

size de oluyor mu?

7 kişi hayrettin

bana son zamanlarda çok fazla oluyor. ne oluyor diyeceksiniz şimdi. valla ben de bilmiyorum. o olan neyse, artık çok oluyor.

bak şimdi de aynısı oldu. siz fark etmediniz. çünkü, yine bir dolu cümle yazıp sildim. olan bu aslında. bu zamana kadar yazı yazmak güzel bir saklanma biçimiyken, şimdi ziyadesiyle ortaya çıkmama sebep oluyor. siliyorum ben de.

şimdi saklanma biçimi falan deyince denyo ergen muhabbeti gibi oldu. aslında tam öyle değil. bu yazıları yazan da benim. ama bunlar sayısı tam bilinmeyen benlerden sadece birkaçının yazdıkları. ve takdir edersiniz ki hepimiz, internet denen bu şizofren sığınağında, benliklerimizin sadece bir kısmını sunuyoruz insanlara. ben de öyle yapıyorum işte nedir yani.

- iyi de neden bu sıra saklamam gerekenler çıkıyor ortaya?
- havalardandır.
- eyvallah.

şeyi düşündünüz mü hiç? modern insanın yalnızlığında, son derece çağdaş, üstün teknolojiyle bezenmiş spor salonlarının rolünü? ben düşündüm. bu koşu bantlarının yalnızlığımızda büyük payı var bence. çünkü kavuşmak yok sonunda. nasıl koşacağına karar veren bir makinaya emanet etmişsin kendini, aynadaki aksini izleye izleye koşuyorsun. bir yere ulaşmak yok. aynı yerdesin. koşmanın doğasına aykırı halbuki bu. ama ferhat mesela, dağı delip kavuşmuş şirin'e. sen olduğun yerde say hala. götünden ter akıta akıta debelen, sonra da hiçbir şeye halin kalmasın. hani o yan tarafta süzdüğün manita? halin var mı ona dokunmaya? saçma! düşündüğüm saçma yani.

"seni iyi gördüm" bir ölüye söylenebilir mi? söylenebilir belki ama söylenmese daha iyi. insan kendiyle en çok çelişen canlı lan. "insan doğduğu andan itibaren ölmeye başlar" diyen yazara helal olsun deyip alkışlar. sonra sözlüğe yaşamayı ölümün zıttı olarak yazar.

böyle bir on gündür falan bir dolu insanı rahatsız ettim. işi gücü bırakıp benimle uğraştı insanlar. insan sevinse mi, üzülse mi bilemiyor. sadece utanıyorsun. çünkü bencilliğini fark ediyorsun. insanlar sanki kendi dertleri bitmiş gibi enerjilerini sana harcıyorlar. garip bir rezillik hali. ama en azından şunu anlıyorsun; kafan attığında kaçıp gidecek bir yer ve orada seninle ilgilenecek insanlar olması çok güzel. gerçi onlar için de öyle mi bilemiyorum. onlar, "biz sevindik; senin 'insan' olduğunu görmek güzel" dediler ama... demek ben önceden hayvanmışım. hayvan halim daha güzel bence.

bu nasıl bir yazı oluyor lan?! yahu gittik geldik, dedik acaba bizim manyaklar neler yazmış bakalım bi, ama orda da müslüm coşmuş. wereyda eşzamanlı hüzünlenmelerden bahsetmiş. e demek ki gerçekten havadan oluyor lan bu!

bugün şirkete bir uyarı yazısı geldi. yıllardır beraber iş yaptığım bir abimin ekonomik olarak iyi değilmiş durumu. şirketinin hesaplarına tedbir konmuş, ödeme yapmayın falan diye uyarmış bizi devletimiz sağolsun. sevgili genel müdürüm de, aç konuş biz bu adama ödeme yapmıyoruz gibi bir şeyler dedi. ben bu adamla yıllardır iş yapıyorum. çocukluğumu bilir. bundan yıllar önce orospu çocuğunun teki silahını çekip üç el sıktığında aslan gibi duruyordu yanımda. akabinde ilk yumruğu da o vurmuştu o piçe. arayamadım ben de. ne denir ki adama? ne denir arkadaş bilmiyorum ben.

ben geçen hafta biraz bazen yüzdüm. yüzdüm dediysem... işte böyle daldım suya, nefesim tükenene kadar durdum. karadan gelen sesler gitti. güzel bir ortam. kafamı her çıkardığımda baktım, ne çok insan yüzüyor. hepsi de kafasını muhakkak gömüyor suya. bazıları borular almış ağzına, daha çok durmak için suyun altında. ben yapmadım öyle. hep kendim başıma kalayım dedim suda. baktım ne kadar çok insan yüzüyor, şuna karar verdim. bu yüzmeler insanın atalarına sitemi. evrime isyan bu. bence evrim varabileceği en üst noktada. şimdi geriye evrilmek (devrilmek?) istiyoruz hepimiz. çünkü karada huzur yok. insanoğlu pişman. karada gürültü var. bazıları birbirlerinin bacaklarının arasından geçip ekiri kikiri diye gülüyor, onlar hariç. onlar karada kalabilir. ama bu böyle.

ya bu saatler kötü işte. gerçekten kötü. birilerinin beni çok sağlam dövmesi lazım. bir de şu playlisti değiştirirlerse süper olur. bunlar çok etkili çünkü bu durumumda. ama müzeyyen de fena söylüyor be kardeşim, insanın eli varmıyor değiştirmeye.

bazen hepimiz çok sıkıcı insanlar olabiliriz, ben de o bazenlerden birini yaşıyorum, o sebepten affola.
Read On

otopsi

8 kişi hayrettin

-baldıran otu mu o? kaynat da içelim.

uydur bir yalan inanalım dayıoğlu; güzelinden olsun. güneşe tahammülümüz yok madem, uyuyalım. ya da kan içinde bırakıp akşamüstü denizin üzerinde güneşi, rakıya sığınalım.

-tutun kollarımdan düş(l)erim şimdi.

içimde sesler var dayıoğlu, metalik ve keskin. anlat ki duymayayım. poyraz çıksın, kulaklarımda uğuldasın ki duymayayım. içimdeki sesler içimi deşiyor; yalanlarla, dalgalarla birlik ol gürültü yap dayıoğlu. anlat dayıoğlu unutalım.

-üşüyorsun hırkamı al melâmi.

zırh bir kez çıktı mı giyilmiyor geri dayıoğlu. duvar örelim. pencere nemize gerek?

-yanlış yaşayıp doğru ölelim ne var?

demokrasi kadar büyük yalanlar uydur dayıoğlu. mezeden de al, hiç bi şey yemedin? seçip seçip birilerini, ne de güzel yanılalım.

-ilk başta soğuk ama yaşadıkça alışıyorsun.

intiharımıza hayat süsü verelim dayıoğlu; ağlamamıza kahkaha. rakıya buz istemez. büyük hissediyorum dayıoğlu, yaş üzüm olanından. biraz daha topik? yanlış hayat araf'tan döner.

-bu mavi deniz mi renk?

"denize açıldı içimizden biri niçin gittiğini söylemeden". alnımı çizen dizeler asaf'tan çıkar.

-"al kalemi derdimi yaz"

yazıya saklanalım dayıoğlu. sıcak yine neyse de, nem fena asıl. nem kaldı?

bir türkü tut, bir dilek söyle dayıoğlu, bin muma üfle. bir nefes, bir umut ver dayıoğlu, bir sebep söyle. yaşayalım.

yalanlar söyle dayıoğlu. ki katlanalım. her yanımız kat izi.

geç oldu, iç de kalkalım.

-ziyade olsun tanrım, elhamdülillah.
Read On

bazı şeyler

17 kişi hayrettin

bazı şeyleri açıklığa kavuşturalım bence. bir kere oldum olası ne ben insanları anladım, ne de onlar beni. bunu bir kenara not edelim; bu önemli. en başlarda, yani ben çocukken, bunun sebebi tamamen benim semeliğimdi. çocuk dediğin gerizekalı bir varlık neticede. hepimiz gerizekalıydık. büyüyünce de çok zeki oldum ben, ondan şeyoldu. frekanslarımız tutmuyo yææ, ben çok yüksek bi frekanstan yayın yapıyorum çünkü. neyse dur konu dağılmasın.

ben çocukken bir "fame city" gerçeği vardı. bunu kabul etmeliyiz. kabul edin bunu. fame city bizim yaşam biçimimizi kökten değiştirdi. bak bunu kabul edin, babam gibi inkar yolunu seçmezseniz sevinirim. çünkü babam, fame city olgusunu hep inkar etti. böyle çeşitli uzak doğu tekniklerini kullandı bu inkar için. siz öyle yapmayın. fame city okula devamlılığımızı, harçlıklarımızı değerlendirme biçimlerimizi ve hatta, beslenme alışkanlıklarımızı bile etkiledi. dışarıda bir şey yememiz gerekiyorsa, en ucuzunu yememiz gerekiyordu. böylece daha çok jeton, daha çok jeton, daha çok jeton lsdfjlskfjskldfs. para lazımdı olm anlasanaza yææ. biz de ona göre davrandık. mekdomaltsta hamburger yemektense, istasyon caddesindeki büfelerde gördük işimizi. her kuruş altın değerindeydi la!

işte dolaylı yoldan da olsa fame city, benim o adamla tanışmama vesile oldu! o adam sldkfjsdkjfs. ya kokoreççi la! hemen de gizem şeyapmayın. ama normal bi kokoreççi değil. "sihirbaz kokoreççi". biz yine böyle ucuz yollu yemek araştırırken bir gün, burnumuzu gıdıklayan kokuya doğru ilerledik. kokunun kaynağında bir kokoreç tezgahı ve başında da o adam vardı. o adam önünde sıra olmuş insanlara çeşitli gösteriler yapıyordu o sıra. elindeki süngeri kaybediyo filan. işte onu anlamamıştım misal. "niye yapıyo ki la bu herif bu şekil hareketleri? neden sadece işini yapmıyor?" demiştim arkadaşıma. o da "negzel la işte, ço acaip!" diye karşılık vermişti. yine anlaşamamıştım insanlarla. "abi kokoreç yanıyo :(" dediğimde, sanırım o adam gösterisinin en can alıcı yerinde olduğunu düşündüğünden, zira tezgahı silmek için kullandığı yağlı süngeri sıkıştırdığı avucunun üzerinde diğer elini gezdirerek büyü yapıyordu, ters ters baktı bana. yanık bir kokoreç yedim ben o gün ve canım sıkıldı. arkadaşlarım ise mutluydu. herkes mutluydu. genelde böyleydi zaten, ben onların neden mutlu olduklarını anlamamıştım; onlar da benim neden sıkıldığımı anlamamışlardı. o gün, fame city kariyerimdeki ilk ve tek mini golf oynadığım gündü. çünkü o adamı ve genel olarak her şeyi düşünmek istemiştim. golf bu iş için birebirdi.

(arada yemek yedim, bi takım hareketlenmeler içinde bulundum falan, ne anlattığımı da unuttum. ne diyodum la ben? ne bu zırvalar amına koyim? neyse devam edelim bari)

yıllar sonra birgün (beni anarsaaan kulakların değil kalbin sızlasıııın) arkadaşlarla nevizade'de rakı içiyoruz. o gün de şey var, yeni rakı şenlikleri. işte nevizade'de masaların arasından, pantolonu götünden düşen oğlanlarla, kapkara saçlı, kapkara makyajlı kızlar yerine, beyaz şapkaları kırmızı gömlekleriyle, önlerinde gerdan kıra kıra giden dansöze müzik yapan fininigiller falan geçiyor. güzel bir akşam yani. mezemiz, salatamız, rakımız her şeyimiz tamam. e dansöze de kim hayır der ki? demez bence. demedik de zaten. oynadıkça coştuk. coştukça memelerine para sıkıştırdık. biz memelere para sıkıştırdıkça dansöz coştu. güzel bir sinerji yakaladık. yakalamıştık ki...

nevizade'de o adam belirdi. bu kez renkli saten bir gömlek vardı üzerinde ve mutfak önlüğü yoktu. avucunda bir şeyleri yok ede ede bize doğru yaklaştı. tam yanımızdaki masanın önünde yine mendilleri yok etmeye, bazı şeyleri koparıp/yırtıp sanki hiç koparılmamışlar/yırtılmamışlar gibi eski haline getirmeye başladı. ben, daha yeni doldurulmuş kadehimi tek yudumda bitirdim. tekrar golfe başlamak istemiyordum. golf bana göre bir spor değildi. sopayla bir topa vurup, sonra minik bir arabayla o topun peşinden ordan oraya sürüklenmek fikri delirtiyordu beni. "abi bize iki yarım kokoreç yok etsene, acılı olsun" dedim. o adam beni duymamazlıktan gelirken, masadaki arkadaşlarım ise yine beni anlamıyorlardı. ben de onları anlamıyordum elbette. o adam burnumuzun dibindeyken hala nasıl o ağacın altını şimdi anıyorlardı? ben bu kez, "e abi sen tezgahı da komple yok etmişsin?" deyip kahkaha attım. bu kez beni duymamazlıktan gelemedi. yine gösterisinin en can alıcı yerinde olduğunu düşünmüş olmalı ki ters ters baktı bana. az önce ortadan ikiye böldüğü ipin parçalarını birbirine düğümlemiş, gösteri yaptığı masadaki şişman ingiliz kadını düğümün olduğu yere doğru üfletiyordu o esnada. ben ise ikinci fondipi yapmış, "benim yarımın içini yok edersen makbule geçer, ekmek içi kilo yapıyo" deyip kahkahalarımın dozunu ve haliyle, arkadaşlarımın da şaşkınlığını artırıyordum. o gün arkadaşlarım beni yine anlamadı. o adam bizim masaya yüz vermeden devam etti. yeni rakı yetkilileri, sanırım ağzımla içtiğim için bana diploma verdi. babam o diplomayı da inkar etti. bu kez uzakdoğu teknikleri yoktu. onun yerine tamamen yakın doğudan teknikler kullanıp kafa sikti. yine kimse kimseyi anlamadı diye düşünürken sızdım.

size sürekli yalanlar söylemek istiyorum.
Read On

sms

20 kişi hayrettin

"selamun aleyküm ben caner. dün gece numaranızı rüyamda gördüm. bu işte bir hayır olduğuna inanıyorum. hakkınızı helal edin..."

helal olsun, eyvallah sldkfjsdlkfjlsdkfjsldkfjsl
Read On

das parfum

9 kişi hayrettin

bi tane adam var, adı patrik süskint. bu abi, zamanında almanya'ya işçi gelmiş bir türk ailenin kızına gönül veriyo. sonra o aile de kalkıp türkiye'ye kesin dönüş yapıyo filan. neyse bizim patrik de düşüyo yollara aşkı için. geliyo türkiye'ye. işte illa ben seni alacam diyo. kız da gidiyo bunu babasıgile söylüyo. yani tabi aslında anasına söylüyo; babasına söyleyecek büzük yok henüz. ana diyo, valla çocuk kara sevdadan yemeden içmeden kesildi, kalktı anasını atasını vatanını bırakıp buralara kadar geldi diyo. sen bunu babama bi çıtlat diyo. zaten siz vermeseniz bile ben gaçıcam diyo. anası bunu babasına söylüyo. babası önce delleniyo, sikerim lan, elin kabuklusuna verecek gız yok la bende diyo. sonra karısı, işte bildiğiniz kadın fettanlıkları, cingözlükler filan yapıyo ikna ediyo babayı. baba diyo, ama bi şartım var diyo, o kefere sünnet olacak ve burada yaşayacak!

neyse işte kız hemen gidiyo bunu patrik abiye yetiştiriyo. diyo, babamın şartları bundan bundan ibaret diyo. patrik, yaa tamam burda yaşamak filan okey ama sünnet ne yææ diyo. işte kız da buna, yaa nolcak aşkitom, nasıl olsa kökü sende, hem daha gür çıkar diyo. tamam lan diyo patrik! aşk lan bu, amına bile korum gerekirse diyo. kız da, zaten temennimiz o ailecek patrikim diyo buna. gülüşüyolar filan. yanlarında, patrik ablasının götünü mötünü ellemesin diye bekçilik eden embesil kardeş de anlamadan dinlemeden katılıyo gülüşmelere. godoş!

patrik çiçeğini felan yaptırıp kızı istemeye gidiyo. diyo, allahın emri peygamberin kavliyle raki şiş kebap çok güzel yine gelecek ben :) şakalaşmalar filan oluyo. söz yapılıyo hemen. işte patrik'e görkemli! bir sünnet yapılıyor filan. evleniyo bunlar.

gel zaman git zaman, patrik ekmek derdinde götü sikilen bi hal almaya başlıyo. aşk maşk kalmıyo tabi. birgün bu işteyken karısı çaldırıyo bunu cepten. arıyo bu geri karıyı. karısı diyo, ben ablamgildeyim diyo, akşam buraya gel diyo direktoman. lan diyo patrik, karı senin ablangil anasının nikahında oturuyo yorma beni oraya kadar. yahu kapının önünden kalkıyo otobüz, otura otura gelirsin işte mıymıntı herif, eniştemle de konuştu ablam diyo karı, bacanağım gelsin de mangal yakalım dedi diyo eniştem. tamam tamam diyo patrik, müşteri var kapatıyorum diyo. kapatıyo bu telefonu, hay sikeyim bacanağını diyo sessizce, önündeki kadına ayakkabısını denetirken. kadın patrik'in küfürünü kısmen duyup irkiliyo. nası irkilmesin amına koyim, bacak sikmek filan. neyse kadın hışımla kalkıp gidiyo tabi bişey almadan. şayze diyo bu sefer patrik.

patrik cevizlibağ'da yeşil kunduradaki mesaisi bitince köprüden karşıya geçip 500t'ye biniyo. 500t hayvan gibi dolup yola çıktıktan sonra, yanındaki şişman teyzenin yarısını kucağında taşıyarak cama yapışmış olan patrik, köprü trafiğinde otobüsteki kesif kokudan ilham alıyo ve başlıyo yazmaya. zaten bu fikir iki yıldır koklamak zorunda olduğu ayaklardan da uyanmış zamanında kafasında. ama kısmet bugüneymiş deyip veriyo cümlelerin, paragrafların gözüne gözüne bizim patrik. iki ay hiç inmiyor 500t'den. tabi saç sakal birbirine karışıyor, leş gibi kokuyor falan ama takdir edersiniz ki bu pek yadırganmıyor. tabi aslında bu kadar uzun sürmez normalde ama işte, arada teyzeler bunu dürtükleyip yer istiyo, yer veriyo patrik filan. ayakta da yazamıyor haliyle. bazen de, ama gerçekten bazen yani, güzel bi kız biniyo, onu kesiyo patrik. yoksa iki üç günde yazılır lan, ne var incecik kitap amına koyim.

neyse işte iki ay sonra otobüsten indiğinde patrik'in elinde, en başında kırmızı kurşun kalemle "das parfum" yazılmış kağıtlar oluyor. patrik sikerler karıyı da bacanağı da, zaten umudu kesmişlerdir benden diyip atlıyo taksiye havaalanına gidiyo. olm adam canından bezmiş zaten yıllarca hans denmesinden! ver elini almanya! sonra kitap yayımlanıyo işte. bu kitabın hikayesi böyle.
Read On