var gibi aslında ama yok bi' şey

6 kişi hayrettin

olağanüstü sıradan ve fevkalade olağan bir gündü. o gün hem ilikleri titreten kuzeyli bir soğuk, hem de fırın kapağı açıldığında yüze vuran yalazaya benzetilebilecek bedevi bir sıcak vardı. bir çocuk ellerinin ve burnunun kıpkırmızı kesilmesine aldırmadan, basılmamış karlara basma telaşında, yağan karlara aldırmadan koşuyordu. bir çift yaslı göz, otobüs durağının karşısındaki ahşap köşkün paslı demir parmaklıklarından hiç gelmeyecek sevgilisinin yollarını gözlüyor; yalnız bir kadın penceresine vuran yağmur damlalarının camdan aşağı kendilerince bir yol çizerek süzülmelerine bakarak akıp giden hayatı için kederleniyordu. mütevazi caminin avlusundaki yüzü çatlamış kurak toprakları andıran ihtiyar, son yolculuğuna çıkmadan az önce üzerine yatıp dinleneceği musalla taşını, höpürdeterek yudumladığı çayını emanet ettiği bir sehpa olarak kullanırken, yıllar önce işe yetişmek için topukları sırtına değecek kadar hızlı koşmasına rağmen kaçırdığı vapura hayıflanışını, ama bir sonraki vapurda hayatının aşkıyla karşılaşmasını anımsadı. annesinin mutlaka pazarlık yap diye tembihleyerek alış verişe yolladığı kızın elindeki poşetlerin birinden fırlayan yemyeşil bir elma, yuvarlana yuvarlana giderek daha önce oralarda hiç görmediği, birkaç saat önce erkekliğiyle ilgili alaylı söylentilerden usanıp, cebindeki parayı denkleştirip tüm cesaretini toplayarak yaşlı ve çirkin fahişelerle dolu bir genelevin kapısından içeri, etkisinden hayatı boyunca kurtulamayacağı bir adım atmış olan, ergenliğini çoktan geride bırakmış esmer bir delikanlının ayaklarının önünde durdu. rızası alınmadan gerçekleşen bir evliliğe mahkûm olan kadın, ihtiyar kocasının, çıplak vücudu üzerinde ileri geri giderken çıkardığı hırıltıları unutmak ve bedenindeki izlerden kurtulmak için saatlerce banyoda kalarak suyun altında ağlarken; meydandaki çeşmenin gölgesinde tembelliğin tablosuna figüranlık yapan gececi köpek irkilerek başını kaldırdı. ve yetmezmiş gibi, kulübesinde kendi halinde yaşayan, yüzü yılların yorgunluğunu gösteren kırışıklarla dolu olan yaşlı bir balıkçının can yoldaşı olan çoban köpeği, gecenin bir vakti sessizliği yırtarcasına havlamaya başladı. o gece, vadinin iki yamacı arasında işveli bir rakkase gibi kıvrılan yolda hırıldayan bir arabaya, tozu dumana katan bir atlıya ve umursamaz makamındaki ıslığıyla sessizliğe tecavüz eder halde aksak adımlarla yürüyen bir delikanlıya rastlamak mümkündü. vagonları sevda, özlem, gurbet çilesi, sıla hasreti, ayrılık acısı, kavuşma heyecanı ve envai çeşit hayat hikayeleriyle hınca hınç dolu tren istasyonda dururuken, birçok insan yepyeni bir hayata başlamak için terminalden kalkan ilk otobüse atlayıp, yol boyu başlarını cama yaslayarak düşüncelere daldı. içtiği her kadehin çetelesini yüzünde tutmuşçasına buruşuk suratlı bir adam, çocuklarını da yanına alarak başka birine kaçan karısından ve kendisini en zor zamanlarında yüzüstü bırakan dostlarından yediği darbeyi unutmak için rutubetli bir meyhanede tek başına rakısını yudumlarken, piposu solunum sisteminin doğal bir uzvu haline gelmiş kır sakallı yazarın parmakları, bütün mekanik cesaretiyle dijital devrime meydan okuyan emektar daktilosunun üzerinde zarif adımlarla dans etmeye başladı.

o gün, o gece ve hatta başka günler ve geceler de, enteldantel'in ya da erkek güzeli sefil bilo'sunun sandığının aksine anlatılmaya değer bir şey olmadığı için değil, tabiatları gereği olağanüstü sıradan ve bir o kadar da fevkalade olağan günlerdi. çünkü dünya bizi şaşırtmak için sürprizler hazırlamaya mecali olmayacak kadar yorgun. zaman, bizim düşündüğümüzden daha ihtiyar ve huysuz. biz, şımarık çocuklar gibi doyumsuzca onlardan yeni şeyler talep ederken, kalkıp yüzümüze bir tokat atmaya üşenecek kadar bezginler.

bütün gün çarşafının altında sakladığı, para hırsıyla okyanusları aşıp yeni kıtaya gelmiş aç gözlü avrupalılardan gizledikleri güzelliklerini onlar uyurken yanıbaşlarındaki derenin dibinde, ölgün ayışığında sergilemeye çalışan altınlar kadar sarı saçlarını, evindeki çıplak ampul ışığında, perdenin tam kapalı olmadığından habersizce ortalığa saçtı genç kadın. on bir aydır evli ve altı buçuk aydır karnında çocuğunu taşıdığı adam, odaya girdiğinde hem altın sarısı saçları, hem de tam kapanmamış perdenin aralığından karşı balkondaki adamı gördü. perdedeki çatlağı yamadıktan sonra, hem karısına, hem de karnındaki çocuğuna, bildiği tek yöntemle hak ettikleri cezayı verdi. kadın, kaldırıldığı hastanede, kucağına alamadan kaybettiği çocuğunu bedeninden alarak onu hayatta tutan, girdiği her mecliste kadın hakları hakkında atıp tutan doktorun, gözlerine hiç değmeyen gözlerine baktı. balkondaki adam, tam karşısındaki perdenin az önce yamandığından habersiz, içkisini bitirip içeri girdi. doktor, eldivenlerini çıkarıp çöpe attıktan sonra ellerine yıkarken, az önce ölümden döndürdüğü kadının hikayesini ileride nasıl anlatacağını tasarlamaya başladı. tekmeleriyle babalığını erteleyen adam, sigarasının son nefesini üfleyip, cesedini hastane bahçesine gömdü. annelik ehliyeti kocası tarafından elinden alınan kadın, ilaçlara daha fazla direnemeyerek gözlerini kapadı.

dünya varolduğundan beri meydana gelen bu olaylar, binlerce yıl öncesine dayanan insan icadı bir gelenekle, abartılı betimlemelerle sıradanlıktan kurtarılmaya çalışıldı. hiçbir şey değişmedi. günler, geceler, dünya, hayat olağanlığından taviz vermedi. hiçbir gün anlatılmaya değer bir şey olmadı. biz yine de anlatmaya devam edip, sıradanı olağanüstü sıradan, olağanı fevkalade olağan hale getirdik.
Read On